-'s profileWindows Live alanıPhotosBlogGuestbookMore Tools Help

Blog


    August 20

    HOŞGELDİN YA ŞEHR-İ RAMADAN...

    ramazancopygl4.jpg

     

     

     

     

     

     

     

     

    Ramazan Ayı


    Peygamber efendimiz, Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruyor ki:

    (Ramazan ayı mübarek bir aydır Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır) [Nesai]

    (Ramazan ayı gelince, “Hayır ehli, hayra koş, şer ehli, kötülüklerden el çek” denir) [Nesai]

    (Ramazan bereket ayıdır Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder) [Taberani]

    (Ramazan gelince, Allahü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder) [Deylemi]

    (Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur) [Taberani]

    (Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir) [Ebu Nuaym]

    (Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir) [İMansur]

    (Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur) [İEbiddünya]

    (İslam, kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir) [Müslim]

    (Allahü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrası, ancak oruçlular içindir) [Taberani]

    İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

    Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur Cehennemden azat olur O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir O oruçlunun sevabı hiç azalmaz

    Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur, Cehennemden azat olur Ramazan-ı şerif ayında, Resulullah, esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur

    Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer

    Bu ayı fırsat bilmeli, elden geldiği kadar ibadet etmelidir Allahü teâlânın razı olduğu işleri yapmalıdır Bu ayı, ahireti kazanmak için fırsat bilmelidir

    Kur’an-ı kerim Ramazanda indi Kadir gecesi bu aydadır Ramazan-ı şerifte iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir Resulullah bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi

    İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısıyla her şeye muhtaç olduğunu göstermektedir İbadet etmek de zaten bu demektir

    Hurma ile iftar etmek sünnettir İftar edince, (Zehebez-zama’ vebtellet-il uruk ve sebet-el-ecr inşaallahü teâlâ) duasını okumak, teravih kılmak ve hatim okumak önemli sünnettir

    Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslüman affolur, azat olur

    Bu ayda, Cennet kapıları açılır Cehennem kapıları kapanır Şeytanlar, zincirlere bağlanır Rahmet kapıları açılır Allahü teâlâ, bu mübarek ayda Onun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin!

    Açıktan oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur Namaz kılmayanın da, oruç tutması ve haramlardan kaçınması gerekir Bunların orucu kabul olur ve imanları olduğu anlaşılır

    Ramazanda oruç tutmak hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

    (Ramazan orucu farz, teravih namazı ise sünnettir Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur) [Nesai]

    (Ramazan orucunu farz bilip, sevap bekleyerek oruç tutanın günahları affolur) [Buhari]

    (Ramazan orucunu tutup ölen mümin, Cennete girer) [Deylemi]

    (Ramazan bereket ayıdır Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır) [Taberani]

    (Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutun! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır) [İbni Ebiddünya]

    (Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, ameli de çok sevaptır) [Deylemi]

    (Oruçlu iken çirkin konuşmayın! Birisi size sataşırsa, “Ben oruçluyum” deyin!) [Buhari]

    Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevaptır Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır Hadis-i şerifte, (Özürsüz, Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu (Tirmizi)

    Ama dini bir mazeret varsa oruç tutmamak günah olmaz

     

    August 16

    ORUÇ HAKKINDA HADİS-İ ŞERİF'LER

    Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "insanın her amelinin sevabı yediyüze kadar katlanır.
    Allah buyurdu ki: "Oruç bunun dışında. Çünkü o, benim içindir, onun ödülünü ben vereceğim. Çünkü o, şehvetini ve yemesini sırf benim için terk ediyor."
    Oruçlunun iki sevinci vardır: iftar edince ve Rabbine kavuşunca.
    Oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha hoştur."
    Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî.

    . Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Her kim, inanarak ve karşılığını yalnız Allahtan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır."
    Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî.

    . Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Yemek yeyip şükreden, oruç tutup sabreden gibi sevap alır."
    Sinan radıyallahu anh. İbn Mâce.

    . Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve selleme, bir adam, oruçluyken hanımıyla sevişmesinin hükmünü sordu, ona izin verdi. Başka birisi geldi ve aynı soruyu sordu, fakat ona bunu yasakladı.
    Bir de baktık ki, izin verdiği kişi ihtiyar, yasakladığı kişi ise genç değil mi!
    Ebû Hureyre radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

    . Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Kocası yanında olan kadın, onun izni olmadan nâfile oruç tutamaz."
    Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî.

    . Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "insanlar, iftarı acele yaptıkça, hayır üzerinde bulunurlar."
    Sehl radıyallahu anh. Buhârî.

    . Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Kim, hurma bulursa iftarını hurma ile açsın, bulamayan su ile açsın. Çünkü su temizdir."
    Enes radıyallahu anh. Tirmizî.

    . Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Kim bir oruçluya iftar verirse, oruçlunun sevabından hiçbir şey eksilmeksizin, oruçlunun sevabı gibi sevap alır."
    Zeyd radıyallahu anh. Tirmizî.

    . Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, iftar ederken şöyle derdi:
    "Allahım, senin için oruç tuttum, senin rızkınla orucumu açtım."
    Muaz radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

    . Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, "yolculuk sırasında orucun" hükmünü soran bir sahabiye şöyle buyurdu:
    "istersen tut, istersen tutma."
    Aişe radıyallahu anha. Buhârî.

    . Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Bu ay gelip çattı. Onun içinde bin aydan hayırlı olan Kadir gecesi vardır. Kim onun hayrından yoksun olursa, bütün hayırlardan yoksun olmuş olur. Onun hayrından yoksun olan, ancak saadetten payı olmayan kimsedir."
    Enes radıyallahu anh. İbn Mâce.

    Bir Leyla Düşlemesidir Aşk


    Bir Leyla düşlemesidir aşk. Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye. Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında aramanın adıdır aşk. Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir; güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk.
    Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için. Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.

    Mecnun’a özendik sevdamızı bir Leyla’ya yüklemek için. Leyla bir ışıktı, ab'ı hayattı aşkı filizlendiren.
    Ferhat olup Şirin’ler hatırına gönül kazmasını yamaç yüreklere vurmak istedik. Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.
    Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda. Leyla’ya, Şirin’e, Aslı’ya adadığımız yüreklerimiz vardır. Suretten öte aradığımız bir yâr vardır. Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.

    “Aşk” ile “ilgi duyma”nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor. Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık. Tutkulara takılıp kaldık. Dergâha gelen delikanlıya şeyhin “Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!” dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını. Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu. Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.

    Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık. Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları aşk sandık. Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.

    Sonu “kaf”la biten, “aşk”ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın. Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye “aş” (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.

    Mecnun’un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar, çöl değil. Oysa aşk, çölde haz verir insana. Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır. Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa. Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı, cânân adı, can verir ölür ruhlara. Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla’yı görenler, aşka uyanır seherlerde. Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde. Toprak öperken alınlarımızdan, aslında Leyla’dır buseler konduran.

    Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık. Biz seherlerimizi uykulara feda ettik, göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları. Üstümüze güneşler doğar oldu. Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda diyemedik gün doğumlarında. Biz, ceylanların gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla’nın gözlerine benziyor diye. Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık. Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.

    Biz sevemedik yaratılanı Yaratan’dan ötürü. Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını.
    Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva’dan dökülen. Şimdi ezeli pişmanlıklara değil, günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.

    En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden, “Ben sana âşık olmuşam ey şerif!” hitabının tatlı sıcaklığı vardı. “Levlake...” hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı. Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.

    Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla’ya, son Leyla’ya, en Leyla’ya sunmanın hesabındayız. Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe’sinde misafir etmenin telaşındayız. Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.

    “Kimsin?” diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık “benim” der. Ve tekrar seslenir sevgili. “Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular.” Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. “Sen’im” der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır. Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.

    Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup ölümsüzlüğe kucak açanlardır.

    Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır. Dillerde hep Leyla kitabı okunur. Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla... Buram buram hep Leyla... Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında, göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır. Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa. Toprak, Leyla’sıdır yağmurun; toprağın Leyla’sı yağmur...

    Mecnun’a adını sorarlar, Leyla der. Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla, hep Leyla der. Hep aşk...

    Gönlünü Leyla’ya kaptırmışların şafaklarında, güneşin ışıldayan çehresinde gamzeli tebessümler saklıdır. Dağların doruklarında hiç kaybolmayan beyazlıklar, Leyla’nın yüreğe serinlikler bahşeden sevdasıdır. Aşk, kar beyazı vefalar saklar bağrında.

    Yüreğine yasak koyanlar, vefalara bezenmiş aşklarında ölümsüzlüğün kapılarını aralar. Gecenin mavi karanlığında yıldızlardan taç yapan âşıklar. Leyla durağında sevda yağmurlarıyla ıslanırlar.
    “Cennet gözlüm” dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza...
    “Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!” deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını? Sevdanın ve Leyla’nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık? Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla’yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla’dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?

    Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur. Dolaştığı günlerden bir gün... Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla’dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun’a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. “Kusura bakma derviş baba, ben Leyla’nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla’nın aşkından beni nasıl gördün?”

    Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla’nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla’ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla’ya uzanır.

    Osman Alagöz

    İBRAHİM.


    İbrahim'i bilirsiniz,
    hani Raha ilinden.
    ateşte biten gülünden,
    tanırsınız onu.
    terkettiği tahtından,
    sultanlığı bahtından,

    bilirsiniz ötekini de.
    bir İbrahim daha var...
    Sultalığa meraklı,
    nemrudu içinde saklı;
    gülşeni aramaklı,
    ateş içinde aklı.
    Nar içinde bihaber,
    zavallı
    gulşendeyim zanneder...

    deve yitirmiş ormanda,
    arar durur tavanda,
    mahsulü yok harmanda,
    lafları boş havanda
    döver durur,
    böyle avunur...

    Gönlünde bir kara sevda,
    derdi dağları aşkın.
    fermanını arar aşkın...
    Yar içinde süveyda,
    silip atamaz şaşkın.

    ibrahim, ibrahim!
    hani bir kalbde iki yar olmazdı?...
    hani tavanda deve aranmazdı?...

    eğer sen
    ibrahimsen,
    bu yollar
    geçit vermez aslanım.
    azığı zehir,
    lokması demir,
    dünyası tuzak,
    leylası yasak sana .
    böyledir emir...

    Hakk'a revansan,
    aşka revansan
    bedeli ödenir...

    bedel,
    bazen hacer,
    bazen ismail,
    bazen oğul tadında sarılmak,
    bazen taca tahta darılmak...
    pazarlığı yapılmaz...

    düş yollara ibrahim,
    bilelim,
    yârin kim?

    bırak ismaili,
    bırak haceri.
    burda,
    bu sıcak susuz yurda.

    hem hiç bakma ardına,
    isterse yem olsunlar
    kuşa kurda.

    köle olmaya tahtını,
    aziz olmaya bahtını,
    hiç bozmadan ahtını
    ver de öyle git.

    oğul, yar deyip ah çekeceksen,
    gözünden bir damla yaş dökeceksen,
    hasretin önünde diz çokeceksen,
    yola çıkmadan yüreğine
    sor da öyle git.

    ismaili güneşe,
    haceri ateşe
    bırak git ibrahim, git.

    ismail yırtınmada,
    hacer çırpınmada.
    ana yüreği dayanmaz,
    çöl bile öyle yanmaz.

    pek derindir yarası...
    safa-merve arası,
    koşturur ismail için,
    çırpınır bir yudum su için...

    ibrahim Hakk'a tapar da
    hacer, hacerliğini yapar da
    ALLAH hiç unutur mu?...

    ab-ı hayat topuklarda,
    zemzem verir ismail için,
    zemzem verir hacer için

    için artık,
    doyuncaya kadar için...

    Hakk dilerse ateşler gülzar olur ibrahim.
    çolde zemzem fışkırır, etraf bahar olur ibrahim.

    yeter ki sen ibrahim ol.
    yeter ki sen müstakim ol.

    yavrunu bırak uyurken beşiğinde,
    ama yüreğini kapı eşiğinde,
    sakın ha bırakma
    zira bu sevda
    ekmeksiz olur,
    tüfeksiz olur
    ama yüreksiz olmaz...

    yürü aslanım,
    hacer Allah'a emanet.
    unutma, dönüp bakmak ihanet.
    ismailim yok deme,
    senin sevgin ismail.
    belki öksüz ve yetim...
    sakla onu çatlayan sinende...

    çırpındıkça hacer,
    yandıkça ibrahim
    zemzemler fışkırsın,
    ismailler büyüsün.
    bir altın silsileden,
    kervankar yürüsün
    yüreğinden ibrahim...

    git ibrahim!
    senin derdin
    tacı bırakıp tahttan inişte biter.
    git ibrahim!

    bizim gülzar, ancak ateşte biter...
    ateşlere girmeden,
    narda güller dermeden,
    hacerleri vermeden,
    sultanlığı yermeden,
    gedalığa ermeden
    ne ibrahim olunur,
    ne de mevla bulunur...
    git ibrahim!
    hadi git.......

    İbrahim Sayar

    BALONCU


    Baloncuya sorsanız şöyle der:
    Balonlar sanır ki, ben onların uçurucusuyum!
    Zannederler ki; onları elimdeki iple havaya iter, yükseklerde tutarım... Ben olmasam uçamayacaklarını sanırlar...

    Hâlbuki her balonun uçması kendi içindendir...
    Uçmak; içine ne doldurulduğuyla ilgilidir!
    Uçacak olan balon zaten uçar. Tehlikeli olan balonun uçması değildir. Uçmakta olan balonun savrulmasıdır!

    Balonlar; uçmalarını baloncudan bilse dahi baloncular bilir kendilerinin uçuran değil, tutan kişi olduklarını!
    Marifet belki de budur:
    Hasbelkader eline geçmiş olan balonların ipini kaçırmamak!

    Beceremiyorsan, erbabına teslim edeceksin...
    Bileceksin ki incecik bir ip var felaket ile arasında; incecik bir iptir savrulmasına mani olan; incecik bir iptir kayıp olmakla var kalmak arasındaki çizgi!

    Balonlar hep kendi iplerinden çekiştirir, her rüzgârın peşinden gitmek ister.
    Ama biz hep “ipinden tutulmakta olan” balonların yüzünü görmekteyiz. Ne güzeller; o ince iplerinin tepesinde arzı endam etmekte, kendilerini göstermekteler.
    Peki ya ipini koparan, savrulan, kaçanların halini, kurtulduğunu sanan balonların suratını gören var mı? Acaba bakılabilecek halde midirler?

    Balon ya uçtuğu için baloncuya minnet duyar veya uçamamasına sebep görür, nefret besler!
    Hâlbuki baloncu, emanetçidir!
    Bir tutam ipi, bir süreliğine elinde tutar...

    Meryem misali susmalıyım belkide.

    pembe ay


     

    Meryem misali susmalıyım belkide.
    Kefenleyip tüm kelimeleri cümleleri mısraları öylece gömmeliyim Mısır'ın zulüm abidelerine.
    Asiye'ce soyunup nefsimden Hira'nın tenhalığına çekilmeliyim sonra. Kalbime inmeli KİTAP harf harf...

    Meryem'i anan zihin Yusuf'tan öğrenmeli titreyen yüreğinden yüz çevirmeyi.
    Nuh'un sabrını Zekeriya'nın duasını Yunus'un pişmanlığını İbrahim'in dostluğunu zerk etmeliyim çağın zehirlediği damarlarıma.
    Düş kurmayı ergen çocuklara bırakıp bilenmeliyim savaşçıların alınlarındaki kanın keskinliğinde.
    Günah benliğime her değdiğinde Uhud'a dönmeli yüreğim. Habib'in kırılan dişi kıyametim olmalı.
    Ruhum sınanmalı Tebuk'te.
    Arınmalı Kerbela'da.
    Ve canım "razı olarak ve razı olunarak" kavuşmalı veda hutbesinin Şahidine...

    DEMEDİM Mİ?

     
    Selçuklu Hükümdarı Rüknettin, Moğol Şenliği için Kayseri’ye çağırılır. Rüknettin gidip gitmemekte kararsızdır. Bu yüzden Mevlâna’ya danışır.

    Mevlâna ise ondan gitmemesini istemektedir; fakat Rüknettin Kılıç Arslan, Mevlâna’yı dinlemez ve şenliğe gider. Orada Rüknettin’i zehirleyerek öldürürler. Bunun üzerine Mevlâna aşağıdaki dizeleri gönlünden dökmüştür:

     
     
    Oraya gitme demedim mi sana?
    Seni yalnız ben tanırım demedim mi?
    Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim?

    Bir gün kızsan bana, alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen
    Dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi?

    Demedim mi şu görünene razı olma
    Demedim mi sana yaraşır otağ kuran benim asıl.
    Onu süsleyen bezeyen benim demedim mi?...

    Ben bir denizim demedim mi sana.
    Sen bir balıksın demedim mi,
    Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın.
    Senin duru denizin benim demedim mi?

    Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
    Demedim mi senin uçmanı sağlayan benim,
    Senin kolun kanadın benim, demedim mi?

    Demedim mi yolunu vururlar senin,
    Demedim mi tövbeni bozarlar senin.

    Oysa senin ateşin benim, sıcaklığın benim demedim mi?
    Onu süsleyen bezeyen benim demedim mi?

    Ben bir denizim demedim mi sana.
    Sen bir balıksın demedim mi,
    Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın.
    Senin duru denizin benim demedim mi?

    Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
    Demedim mi senin uçmanı sağlayan benim,
    Denin kolun kanadın benim, demedim mi?

    Demedim mi yolunu vururlar senin,
    Demedim mi tövbeni bozarlar senin.

    Oysa senin ateşin benim, sıcaklığın benim demedim mi?

    Mevlânâ
    August 11

    Mevlana'nın Hazreti Şems'e yazdığı şiir ve hikayesi

    Mevlânâ,Şems ile Konya'da buluştuğu zaman tamamıyle kemale ermiş bir şahsiyetti.
    Meleklermekani.com - Mevlana'nın Hazreti Şems'e yazdığı şiir ve hikayesi
    Şems, Mevlanâ'ya ayna oldu. Mevlânâ,Şems'in aynasında gördüğü kendi eşssiz güzelline hayran oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ,gönlündeki Allah aşkını Şems'te yaşattı. Mevlânâ'nın Şems'e olan sevgisi,Allah'a olan aşkının ölçüsüdür.

    Çünkü Mevlânâ,Şems'te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu.Mevl'anâ açılmak üzere olan bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlânâ bir aşk şarabı idi,Şems ona kadeh oldu. Mevlânâ zaten büyüktü,Şems onda bir gidiş,bir neşve değişikliği yaptı.Mevlânâ ile Şems üzerine söz tükenmez.
    Son söz olarak şöyle söyleyelim,Şems Mevlânâ'yı ateşledi,ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki,alevleri içinde kendi de yandı.

    ŞEMS-İ TEBRİZİ HAZRETLERİ'NİN KONYA'DAN AYRILIŞI


    Şems ile buluşan Mevlânâ,artık vartini Şems'in sohpetlerine hasretmiş,Şems'in nurlarına gömülüp gitmiş,artık bambaşka bir aleme girmişti.Şems'in cazibesinden yana yana dönüyor,ilahi aşkla kendinden geçercesine Sema ediyordu.Bu iki dostun sohpetlerindeki mukaddes sırrı idraktan aciz olanlar,ileri geri konuşmaya başladılar.Neticede Şems,incindi ve Mevlânâ'nın yalvarmalarına rağmen Konya'dan şama gitti.(14 mart 1246 perşembe)

    HAZRETİ ŞEMS'İN KONYA'YA DÖNÜŞÜ


    Şems'in ayrılığından derin bir ızdıraba düşen Mevlânâ,manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu,Sultan Veled'in başkanlığını yaptığı bir kafileyle Şam'a,Şems'e gönderdi.Sultan Veled kafilesiyle Şam'a vardı,Şems'i buldu ve babasının davet mektubunu,hediyelerle birlikte saygıyla Şems'e sundu.Şems,''Muhammedi tavırlı ve ahlaklı Mevlânâ'nın aezusu kafidir.Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkabilir''diyerek,Mevlânâ'nın davetine icabet etti ve 1247'de Sultan Veled'in kafilesiyle,Konya'ya döndü.

    HAZRETİ ŞEMS'İN KAYBOLUŞU


    Şems'in Konya'ya gelişine herkez sevindi.Mevlânâ'da hasretin sıkıntılarından kurtuldu.Artık Şemsin şerefine ziyafetler verildi,sema meclisleri tertip edildi.Fakat huzurla,muhabbetle,dostluk içinde süren günler pek fazla sürmedi,dedikodular ve can sıkısı durumlar yeniden başladı.Şems, o dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu,gönüllerinden sevginin uçup gittiğini,akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya çaşıltıklarını bildi,Sultan Veled'e dediki:Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler.Doğru yolu göstermekte,bilginlikte eşi olmayan Mevlânâ'nın huzurundan beni ayırmak,uzaklaştırmak,sonra da sevinmek istiyorlar.Bu sefer öylesine gideceğim ki hiç kimse benim nerede olduğumu bilmeyecek.Aramaktan herkez acze düşecek,kimse benden bir nişan bile bulamayacak.Böylece bir çok yıllar geçecek de kimse benim izimi tozumu göremeyecek.''İşte Sultan Veled'e böyle yakınan Şems,1247-1248 tarihinde Konya'dan aniden gidip kayboldu.Şems'in kaybolmasından sonra Mevlânâ herkezden onun haberini soruyordu.kim onun hakkında aslı esası olamayan bir haber bile verse ve Şems'i falan yerde gördüm dese bir müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde bulunuyordu.Bir gün bir adam,Şems'i Şam'da gördüm diye bir haber verdi.Mevlânâ buna tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama üstünde nesi varsa bağışladı.Dostlarından birisi,bu haber yalandır,o Şems'i görmemiştir dediğinde Mevlânâ şu cevabı vermiştir.''Evet onun verdiği bu yalan haber üzerine üzerimde ne varsa verdim.Eğer,doğru haber verseydi,canımı bile verirdim.''

    HAZRET-İ MEVLANA'NIN ŞEMS-İ TEBRİZİ HAZRETLERİNİ ARAMAK İÇİN ŞAM'A GİDİŞİ


    Mevlana,Şems'i çok aradı,onun ayrılığı gönülleri yakan,sızlatan nice şiirler söyledi.Onu aramak için iki kere Şam'a gitti.Yine Şems'i bulamadı.Bu iki son seyehatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte,büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu söylenebilir.Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlana,Şam'da sret bakımından Tebrizli Şems'i bulamadı ama,mana yönünden onu,kendisinde buldu.Ay gibi kendi varlığında beliren Şems'i,kendi gördü ve dediki:''Beden bakımından ondan ayrıyım ama,bedensiz ve cansız her ikimizde bir nuruz.Ey arayan kişi!İster onu gör,ister beni.O'yum O'da ben.''


    (Karınca kitap evinin,türk klasikleri/öykü başlığı adı altında yayımlanan Mesneviden Seçmeler isimli kitabından alıntıdır.)


    Allah dostu bu iki büyük zat, ayrı düşmüşlerdi... Hazreti Mevlana'nın Çıkan dedikodularla Konya'dan ayrılan
    Hz. Şems'e yazdığı şiir buda arkadaşlarım.

    ETME

    Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
    Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme

    Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
    Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme

    Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
    Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme

    Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
    Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme

    Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
    Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme

    Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
    Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme

    Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
    Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme

    Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
    Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme

    Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
    Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme

    Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
    O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme

    Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
    Huzurumu bozuyorsun sen mavediyorsun etme

    Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
    Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme

    İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
    aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme


    Mevlana Celaleddin Rumi

    July 06

    NAMAZA ÇAĞRI

    NAMAZA ÇAĞRI

    ezan
    “Sana Kur’ân’la bildirilen mesajları oku. Namazı da gereğince kıl.
    Hiç şüphesiz namaz bütün çirkinliklerden,ortak aklın sakıncalı bulduğu kötülüklerden korur.
    (Yaşamın içinde ve de namazla) Allah’ı anmak en büyük erdemdir-ibâdettir.”
    (Ankebut 45)

        Zerreciklerden galaksilere, tek hücrelilerden fillere, çiçeklerden görkemli ağaçlara kadar bütün varlıklar Allah’ın koyduğu tabîat yasaları çizgisinde hamd ederek Allah’a ibâdet ederler.

        En güzel şekilde yaratılan insan, özgür iradesiyle evrendeki bu ibâdet akışına katılmakla yükümlü kılınmış varlıktır. Çünkü Yüce Allah’ımız insanı kendisine ibâdet etmesi için yaratmıştır. Hz.Muhammed dahil bütün Peygamberlerin tebliği olan İslâm da bu ibâdet görevini açıklamak için gönderilmiş dindir.1

        Allah’ın oruç ve zekât gibi her bir Kur’ânî emrine ve içki ve faiz yasağı gibi her bir Kur’ânî yasağına uyuş bir ibadet ise de ibadetlerin anası, özü ve şahı namazdır.

       Namaz zayıf olan insanı güçlüler güçlüsü olan Allah’a bağlayan rabıtadır.

       Namaz Kurân ifadesiyle göklerin ve yerin nûru olan Allah’ın ışığı ile aydınlanmadır.

       Namaz bir hadisteki söylemle gökleri ve yeri yaratan, yeryüzüne dağları dikip yerleştiren, bin bir çeşit bitkileri ve hayvanları yaratan Allah’ın buyruğudur.

      Namaz salât, zikir, tesbih ve tekbir gibi sözcüklerle Kur’ân-ı Kerim’de yüzlerce defa emir buyrulan vakitleri belirli görevimizdir.2

          Namaz Kelime-i Şehâdet getirilerek Allah’la yapılan sözleşmenin yenilenmesidir. İslâm  Dini’ne imanın gerektirdiği temel ibâdettir. Rabbimizin huzurunda sorgulanacağımız ilk kutsal görevimizdir. Allah’ımızın rızasına erdirecek en faziletli ameldir. Çünkü namaz Allah’ın egemenliğini fiilen tanımadır. Onun hükümranlığına boyun eğiştir.

         Namaz bedenin, aklın ve kalbin katılımı ile gerçekleştirilecek ibâdettir.

        Namaz İslâmî imanın belgesidir. İnancın yaşama dönüşüdür. Vücudda baş konumundadır, İslâm’ın ana sütunudur.

        Namaz yıldızlar, dağlar, hayvanlar ve denizler gibi her bir varlığın ibâdet şekillerini içeren, bunun için de ayakta , eğilerek ve yere kapanarak yapılan kulluk zirvesi ibâdettir.

        Namaz bize bizden yakın olan Allah’ımızla beraber olduğumuz bilincine yükselten ibâdettir.

    İnsanın Allah’a en yakın olacağı secdeyi içine alan bir ibâdet olduğu için namaz, bütün peygamberler ve kutsal kitapların görevleştirdiği ibâdettir.

       Örneğin; Hz. İbrahim ve bağlıları, Hz.Mûsa ve inançlıları, Hz. İsa ve havarileri namazla Allah’a ibâdet etmişlerdir.3

       Namazı ‘müminin miracı’, ‘gözünün nuru’ ve ‘Cennet’in anahtarı’ olarak niteleyen Hz. Muhammed de namazla Allah’a ibâdet etmişler ve onun şanlı ümmeti olan bizler de beş vakit namazla emrolunmuşuzdur.

       Namaz diriliştir. İmanı pekiştiren ve hayat yasamız olan Kurân’la ilişki kurduran ibâdettir. Namaz kılan kişi her namazda onlarca defa tekrarladığı Allahû Ekber (Allah en büyüktür) sözü ile Allah’ı hayatının merkezine alır. Her rekatta okuduğu Fatiha sûresiyle Allah’ı bütün varlıkların yaratıcısı olarak kuşatıcı rahmet ve sevgi sıfatlarıyla anar. O’nun huzurunda yargılanacağı inancını pekiştirerek rûhunu ebedi aleme açar. Emirleri ve yasaklarına uyarak yalnızca Allah’a ibâdet edeceği ve sadece O’ndan isteyeceği andını içer ve özgürleşir. Hayatı boyunca uygulayacağı Kurânî yasaları okuyarak yaşam bilincini artırır. Örneğin; adalet ve Hac emri, zulüm ve zina yasağı, sevgi ve yardım buyruğu ile kucaklaşır. İstediği dosdoğru yola yönlenir.

         Namaz müminlerin kardeşi, İslâm toplumunun güvenilebilir, temsil ve tasarruf yetkisi verilebilir bir üyesi olmanın temel şartıdır.4

         Namaz her biri zarar verici vasıfta olan günahlardan koruyan ibâdettir. Bilinçli secdeleriyle Allah’ın huzurunda eğilecek Müslüman, hiç bir zalim otoriteye eğilmez. Nefsini ve ihtiraslarını ilahlaştırmaz. Çünkü namaz özgürleştiren ibâdettir.

    cemaat namazi

        Namaz rûhî gelişimimizi engelleyerek iç dünyamızı karartan günahlardan arındıran, Peygamberimizin diliyle ifadelendirirsek tıpkı her gün içine girilip yıkanılan bir nehir gibi aklayan ibâdettir.

        Namaz karşılık beklenmeksizin Allah için iş yapma eğitimi yaptırarak müslümanı ideal bir toplumcu, çevreci ve vakıfçı olarak hayata hazırlayan ibâdettir.

        Namaz vücut, elbise, mekan ve ruh temizliğini zarurileştiren ibâdettir.

        Peygamberimizin öğütleri çizgisinde cemaatle kılınacak namaz; yöneticiyle yönetileni, alimle cahili, zenginle fakiri… birleştiren, saflarda eşitleyip kaynaştıran, danışma ve dayanışma yolarını açan, âidiyet duygusunu geliştirip moralleri yükselten, birliği siyasî ve ekonomik güce dönüştüren ibâdettir.

        Vücudumuzu helal yollarla kazanılmış gıdalarla besleyerek, anlamları öğrenilecek sûreleri ve duâları bilinçle okuyarak, ibâdetlerin yücesi olduğu bilinerek ve son namazımız olduğu düşünülerek ve armağanlarını Allah’tan alacağımıza inanılarak kılınacak namazlar dünyada yaşanabilecek Cennet mutluluğudur. Bunun içindir ki, namazsızlıkta yaşanacak manevî öksüzlüğe gök ağlasa, yağmurlar gözyaşları olarak dökülse sezadır.

        Namazlarını sürekli ve iç huzuru ile kılabilenler, Peygamberimizin ifadesiyle Allah’ın veli kullarıdır; Cennetler onları beklemektedir; Kur’ân’ımızın açıklamasına göre, Allah katında yüksek dereceleri onlar kazanacak, en yüksek Cennet Firdevs’e onlar girecek, sınırsız güzellikler içinde ebedî yaşama onlar ereceklerdir.5

        Kur’ân’ımızın bildirisine göre, değil namazsızlık;

    a-Namazı gereğince önemsememek,

    b-Namazı tembel tembel kılmak ve gösteriş için kılmak bile kalplerine gereğince iman akmamışların vasfıdır.6

        Tövbesiz namazsızlık Cehenneme yuvarlanıştır. Kur’ân namazlarını terkeden ve nefsi arzularını putlaştıran tiplerin, namazsızlığın azap gayyasına düşeceğini açıklar. Ancak Kur’ân’ımız ümit kapılarını da açmaktadır.

         Tövbe   edip imanlarını yenileyen ve namaz çizgisinde güzel işler yapanları da Cennet’le müjdelemektedir.7

         Yüce Mevlamız namazı Peygamberimizin şahsında çocuklarımıza da öğretmemizi emretmiştir.8

        Peygamberimiz, Rabbimizden eşleri ve çocuklarını namaza (yönlendirmesi) emrini alınca, evli kızı Hz. Fatıma’yı sabah namazına kaldırmak için aylar boyunca Fatıma’nın evine uğramıştır ve bize de yedi yaşlarından itibaren çocuklarımızı namaza alıştırmamız görevini yüklemiştir.

        Yüce Mevlâmız, katındaki değerinden ötürü kendisinden sabırla ve namazla yardım istememizi emrettiği gibi 9, namaz kılıcı olabilmemiz için de kendisine duâ etmemizi Hz. İbrahim’in yakarışı örneğiyle bizlere öğretmiştir:

       “Allah’ım! Beni ve zürriyetimden gelecekleri namazı gereğince kılanlardan kıl.” 10

        Böylesi yüce bir ibâdeti kurumlarında engelleyenler ve onu irtica olarak niteleyip temel haklar ve özgürlükleri çiğneme nedeni kılanlar, Kur’ân ifadesiyle cezalandırılacak zalimlerin ta kendileridir.11

        Ana kulluk görevimiz ve erdemimiz olan namaza çağrımızı, önemini vurgulayan Peygamberimizin bir buyruğuyla pekiştirelim:

    “Parça parça edilsen ve yakılsan bile (putları, şahısları, ilkeleri, kurumları, rejimleri…) Allah’a ortak koşma. Farz kılınan namazları asla bırakma. İçki de içme. İçki bütün kötülüklerin anahtarıdır.” 12

    July 03

    ÇİLE..

    ÇİLE..
    Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam,
    Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
    Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
    Gök devrildi, künde üstüne künde...

    Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
    Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
    Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
    Ok çekti yukardan, üstüme avcı

    Ateşten zehrini tattım bu okun,
    Bir anda kül etti can elmasımı.
    Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
    Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

    Bir bardak su gibi çalkalandı dünya;
    Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
    Al sana hakikat, al sana rüya!
    İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

    Ensemin örsünde bir demir balyoz,
    Kapandım yatağa son çare diye.
    Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
    Yepyeni bir dünya etti hediye

    Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
    Makâni bir satıh, zamanı vehim.
    Bütün bir kainat muşamba dekor,
    Bütün bir insanlık yalana teslim.

    Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
    Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
    Otursun yerine bende her şekil;
    Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

    Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
    Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
    Deliler köyünden bir menzil aşkın,
    Her fikir içimde bir çift kelepçe.

    Niçin küçülüyor eşya uzakta?
    Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
    Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
    Sonum varmış, onu ögrensem asıl?

    Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
    Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
    Selam sana haşmetli azap;
    Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

    Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
    Ey yedinci gök, esrarını aç!
    Annemin duası, düş de perde ol!
    Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

    Uyku, katillerin bile çeşmesi;
    Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
    Teselli pınarı, sabır memesi;
    Size şerbet, bana kum dolu çanak.

    Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
    Sırrını ararken patlayan gülle?
    Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
    Karınca sarayı, kupkuru kelle...

    Akrep nokta nokta ruhumu sokmus,
    Mevsimden mevsime girdim böylece.
    Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
    Fikir çilesinden büyük işkence.

    Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
    Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
    Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
    Yetişir çektiğim mesafelerden!

    Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
    Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
    Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
    Tutuyor önümde bir mavi ışık.

    Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
    Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
    Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
    Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

    Lugat, bir isim ver bana halimden;
    Herkesin bildiği dilden bir isim!
    Eski esvaplarım, tutun elimden;
    Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

    Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
    Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
    Belâ mimarının seçtiği arsa;
    Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?

    Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim,
    Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
    Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim,
    Dev sancılarımın budur kaynağı!

    Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
    Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
    Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
    İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

    Gece bir hendeğe düşercesine,
    Birden kucağına düştüm gerçeğin.
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmis zamanın, hem geleceğin.

    Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
    Atlas sedirinde mavera dede.
    Yandı sırça saray, ilahi yapı,
    Binbir avizeyle uçsuz maddede.

    Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
    Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
    Içiçe mimari, içiçe benlik;
    Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!

    Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
    Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
    Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;
    Suda ezel fikri, ebed duygusu.

    Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
    Artık barınamam gölge varlıkta.
    Ver cüceye, onun olsun şairlik,
    Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

    Öteler öteler, gayemin malı;
    Mesafe ekinim, zaman madenim.
    Gökte saman yolu benim olmalı;
    Dipsizlik gölünde, inciler benim.

    Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
    Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
    Sen, bütün dalların birleştiği kök;
    Biricik meselem, Sonsuza varmak...

     
    NECİP FAZIL KISAKÜREK

    June 30

    Şahit olmak, sahip olmaktan daha şereflidir...

     

    Kimsenin görmediği sen, şimdi, seni yoklukta göreni "görmekle" görevlendirilmişsin. Görmekle görevlendirilen sen, görünür değildin, görür de değildin. Görünmen için var olman gerekirdi en azından. Ama O senin yokluğunu gördü, seni yokluğunda da gördü. O seni gördüğü için sen var oldun, görünür ve görür oldun.
    Hiç görünür olmasaydın, hiç bir gözün gözdesi olmayacaktın. Görür olmasaydın, görür olmadığını bile görür olamayacaktın. Sana herkes kör olacaktı. Dahası, sana kör olduklarına da kör olacaklardı. Seni görebilmek için aramaya çıkmayacaklardı bile. Seni görmek için gözleri yolda olmayacaktı bile. Gözleri seni görmüyor diye huzursuz olmayacaktı. Sen her şeye kör olacaktın. Dahası, herkese kör olduğuna da kör olacaktın. Görmek için ışık bile aramayacaktın. Görecek bir şeylere ihtiyacın olduğunu bile göremeyecektin. Işık olsa bile gözüne değmeyecekti. Gözlerin görünmeye değer şeyleri görmeye değer bulunmamış olacaktı.
    Şimdi, nerede durduğuna bir bak.. En başında söylemen istenen cümleyi bir daha düşün: "Eşhedü..." Yani, "Ben şahitlik ederim ki..."
    Görülmeyen ve görmeyen senin, hiç görülmese görülmesi beklenmeyen senin, hiç görmese görmeyi beklemeyen senin, zaten görünmeye değer olana ve görene "şahit"olarak seçilmen, ne büyük sürpriz.. O ki görendir; sen görmesen de görünürdü. Seni tanık seçmese de görünürlüğünden bir şey eksilmezdi.
    Sen görünür değilken seni gören, şimdi kendisi görünür değilken "beni gör!" diyor. Üstelik senin görünmeme nedenin yokluğundu. O'nun görünmeme nedeni ise varlığının sınırsızlığı, sonsuzluğu. Üstelik, senin görmen O?nun görmesinden ödünç alınmış. Senin O'nu görmene O hiçbir şekilde muhtaç değil. Seni yok olduğun halde göreni, Sen zaten var olduğu halde görmekle "şehit" sayılıyorsun. Görmeye ve görünmeye muhtaç sen, görmeye ve görünmeye asla muhtaç olmayan O'na "şahit" olmayı O'na lütuf sanıyorsun.
    Oysa...
    Sen görünmezdin.
    Görünmediğin halde O gördü seni.
    Görünür eyledi.
    Oysa...
    Sen görmezdin.
    Sen görmediğin halde, senin görmediğini O gördü.
    Seni görür eyledi.
    Görünür ve görür eylediği sana iltifat etti.
    Senin O?nun görünür ve görür olduğu gerçeğine şahitlik etmeni istedi.
    "Beni gör!" dedi.
    Gördün mü aldığın şerefi?
    Gördün mü hiç görünmez yerlerden sana ulaşan iltifatı?
    Gördün mü hiç göremediğin taraflardan sana edilen ihsanı?
    Öyleyse...
    Sahip olmaya değil, şahit olmaya özne ol!
    "Ben" diye başlamayı hak ettiğin tek cümle şu olmalı:
    "Ben şahitlik ederim ki, yoktur ilah, ancak Allah var."
    "Ben" öznesinin önüne, sonu gelmez, seni doyurmaz, elinde kalmaz şeyleri dizme.
    De ki: "Ben sahip olmaya değil, şahit olmaya geldim."

    Sana rağbet edildiğinin farkında değil misin?‏

     
     

    Bizi beraberliğine lâyık gören, yanında olmamıza rağbet eden Allah'a hamd ve minnet ile...

    Güzel yapılmış bir şeyin arkasında bir güzelleştirme isteği vardır. Hele de yüzü süslenmişse, o şey özellikle beğendirilmek isteniyor demektir. Güzelleştirilmek istenen şey ise, onu güzelleştiren her kimse, onun tarafından seviliyor demektir. Bir de süslenerek, beğenilerin odağına konulmak isteniyorsa, yapanı ona özellikle rağbet ediyor olmalı.
    Şu halde, en çok sevilen ve en çok rağbet edileni görmek istiyorsanız, en çok güzelleştirilmiş ve en çok süslenmiş bir şey/ler arayın yeryüzünde. Çok uzağa gitmenize gerek yok. Aynaya bakarsanız, yüzünüzün yeryüzünde en çok özenilmiş bir sanat eseri, en yoğun süslenmiş yüzey olduğunu göreceksiniz. Her insan yüzü, benzersiz bir sevmenin, sınırsız bir rağbetin mührü olarak yansır gözlere, aynalara.

    İnsanın yüzü değil sadece özü de bu gerçeğin habercisidir. Varlık ağacının en son ürünü olarak görürüz insanı. Varlığın her detayı insan için çalışır, insana doğru b/akar. İnsana araç olmayan bir şey yoktur âlemde. Varlık ağacında insanın uğrunda harcanacağı bir şey bulunamaz. İnsanın araç olmasına değer bir şey yoktur âlemde.
    İnsan varlık ağacının son ürünü yani meyvesidir. Hem de meyve olduğunu bilen bir meyvedir insan. Bilinçle donanmıştır. Bilir. Bildiğini bilir. Bilindiğini bilir. Varlığın her parçasının kendine yönelik olduğunu görebilir.

    Öyleyse, varlık ağacı içinde bir parça olarak görünse de, varlığı bakışıyla bütünleyen bir bilincin bekçisidir. O ağacı kim yokluktan varlığa çıkarmışsa, en çok o ?meyve?ye bakar. Varlık ağacının varlığını yokluğuna tercih eden, en başından beri ?insan?ı bilir. En çok ?meyve?den beklenti içindedir. İnsana güvenir. Sevmesi en çok da insana yöneliktir. En çok rağbet ettiği insan olmalıdır.

    Öyleyse ?insan? (yüzüyle de özüyle de) en çok sevilendir, en çok sevildiğini bilmesi beklenendir. İnsan, en çok rağbet edilendir, en çok rağbeti umulandır. Sevme ile sevilmenin en net biçimde birleştiği merkezdir insan. Rağbetin her iki yönünün (rağbet edilen ve rağbet eden) buluştuğu zirve motiftir insan.

    İnsanlar içinde de sevilmenin ve sevildiğini bilmenin zirvesine varan ise ?Muhammed?den [asm] başkası değildir. En çok sevilen, en çok sevildiğini bilen O?dur ki.. ?Övülen? ve ?Öven? anlamıyla taçlanmış ünvanın tek sahibidir: ?Muhammed?

    Rağbet edildiği için yokluktan varlığa getirilen bu âlemin anlamını en çok ifadelendiren yine O?dur. Varlığa karşı hayretini ve minnetini en çok dillendiren, herkesin tanıklığıyla, yine O?dur. Varlığın şükürle meyvelenmesi, tefekkürle taçlanması O?nun kulluğu sayesindedir. Âlemdeki güzelliklerin ve süslemelerin hepsinin hak ettiği takdiri hakkıyla seslendiren yine O?dur.

    Öyleyse, kendisini severek var edeni sevme borçlu olduğunu fark eden her insan O?nun gibi olmalıdır. Öyleyse, yüzünün sevilme odağı olduğunu görüp sevildiğini bilen her insan O?nun izinden yürümelidir.

    Öyleyse, Hakk olan Rabbimizin çağrısı, hakkını veremeyeceğimiz kadar haktır:
    ?De ki, eğer Allah?ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin??

    Sevenlerin hepsinin aktığı yerde bekler Muhammed [asm]. Bütün sevilmeleri hak eden halde bekler Muhammed [asm].
    June 25

    Hz. YUSUF'UN DUASI:




    "RABBİM BANA İSTEMEMEYİ İSTEYEBİLMEYİ NASİB ET"



    Züleyha, gecesinin güzelliğini sererken Yusuf'un gözlerinin önüne, Yusuf da insandı. istek, insanın zaafıydı. Ama:

    Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.


    Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde Yusuf bu duasındaydı. Ve Yusuf biraz da bu dua ile, bu duayı edebilmiş olma yürekliliğiyle peygamberdi: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.



    Değil mi ki ilk bakışta Züleyha Yusuf'a ötelerden gelen bir ses, bir cennet çiçeği gibi, susuzluğunun farkında bile olmayan çöl toprağına inen bir yağmur defteri.



    Züleyha sılaya davet, ilk bakışta.

    Çünkü nefis sonsuzluğu vaad ederek yanıltıyor,

    Şeytan; hayrı hayr, şerri şer göremeyeni, eşyanın hakikatine inemeyeni,

    ilk bakışta mavera ile kandırıyor.



    Vaad: Ezel sevinci, ebed muştusu,

    vera, ilk bakışta.

    Züleyha: Ezel, ebed, mavera, ilk bakışta.




    Yasak bahçe, memnu meyve, zehirli sarmaşık

    aşeka: Züleyha son bakışta.Üstelik Züleyha isteyici

    Üstelik "Rabbinden bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti ".




    Yusuf'un içinde işaretin gerçekleştirici gücü, Yusuf içinde istememeyi isteyebileceği işareti gördü.



    Yüzünü gök katlarına çevirdi de, Rabbim, dedi, kuyunun karanlığında beni yalnız bırakmayan,karanlığın ve derinliğin korkusunu bir anda aydınlığa, ümitsizliğimi bir anda muştuya çeviren o zaman, hâlâ koruman altında değil miyim, suç mu yazdın yoksa alnımdaki yazıya?


    Bütün insanlarla birlikte benim de içimde taşıdığım, gizli ya da aşikar olan o meyil,şimdi daha derin bir kuyuda değil miyim, ki insan değil miyim?



    Sen tutmazsan elimden şüphesiz meyledenlerden olurum .



    Düştüğüm kuyudan daha derin ve karanlık bir kuyu değil mi güzeller güzeli Züleyha? Tut elimden yoksa boş yere mi göründü o rüya bana?



    Rabbim , dedi, Yusuf, sen bana, kendi isteğimin dışında şu iklimde ve şu odada bulunduğum şu anda, Züleyha'yı istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Katından bir esirgeme ver.

    Değil mi ki isteğe yaklaşınca, istememeyi istemek artık imkansızlaşır. Bu yüzden değil mi Rabbim, senden gelen yasaklar "yapma" ile değil "yaklaşma" emri ile başlar. Yaklaşırsam eğer şu içimdeki doğal olan akışla Züleyha'nın ırmağına, yaklaştıktan sonra "yapmam" diyemem. Üstelik yaklaşırsam eğer yapmamayı da artık dua edemem. Daha kolay olan " yapma" değil "yaklaşma".


    Öyleyse aslolan: "Yaklaşma". Öyleyse Rabbim, insan yaratılmışlığımın sorumluluğuyla en fazla baş başa kaldığım şu anda, şu odada, sen bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Beni, insan yaratılmışlığımın en doğal akışını kendine ait olmayandan sakındıracak güçle insan et.



    Rabbim , diye, devam etti Yusuf duasına. istemeyi istemek kadar, istememeyi istemek de zor. Biliyorum ki katından bir koruma dökülmezse varlığıma, nefsimin altından kalkamam. Son hızla aşağı doğru ilerleyen bir teknenin içinde yukarı doğru koşarak Bahr-i Umman'ı aşamam. Benim tedbirim senin takdirinden küçüktür.



    Böyle dua edince Yusuf, ona Rabbinden bir işaret geldi. Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde.



    Mâsun ve mâsum olan Yusuf bu duayı etmiş olabilme yürekliliğiyle peygamberdi.

    June 23

    Genel af, üç aylar


     





     

    Genel af, üç aylar
    Dünya’yı kendi ekseni etrafında döndürüp, geceyle gündüzü yaratan, Dünya’yı Güneş’in etrafında döndürüp mevsimleri yaratan Allah, her dakikayı her saati mukaddes kılmıştır.


    Mazi geçip gitmiş, onunla uğraşma. İstikbal gelmemiş; onunla da meşgul olma. Bulunduğun ânı İslâm’a uydur. Mademki her an ölebiliriz, öyleyse her an helal dairede bulunmalıyız ki, helal daireden ahirete gidelim. Böylece günün saniyeleri bile mübarek olur.

    Fakat her insan bu kadar şuurlu olamaz. Onun için cuma gününe, arife günlerine, bayramlara, üç aylara önem verilmiş. Gaflete dalan insanlar hiç değilse bu mübarek günlerde ibadetlerini artırsınlar. Aslında bu dönemler, “genel af”tır, tövbe edenler affa mazhar olur.

    Zaman durmuyor, akıp gidiyor... Bu akışın nirengi noktaları, trafik işaretleri mübarek günlerdir. Bazı insanlar bu günlerle bütünleşerek, daha güzel bir yaşantıya kavuşurlar. Üç aylar, Müslümanların ibadette gayrete geliş anıdır. Bu aylarda Müslümanlar maddeten ve manen çok fedakârlıkta bulunurlar. Bu fedakârlık onları sıkı sıkıya İslâm’a bağlar.

    Peygamber Efendimiz (sas); “Recep, Allah’ın(cc) ayı, Şaban benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır.” buyurmuştur. Beş mübarek geceden dördü bu aylardadır. Regâib Kandili, namazın farz olduğu Miraç Kandili, aklanma, arınma, affedilme manasına gelen Berat Kandili, bin geceden hayırlı Kadir Gecesi bu aylardadır.

    Üç aylar tövbe aylarıdır. Günahlar ruhun üzerine yapışan kirlerdir. Nasıl ki beyaz elbiseye nokta nokta kirler yapışır, elbisenin rengini değiştirirlerse ruha yapışan günahlar da ruhu zor duruma düşürür. Bu sebepten tövbelerle, günah kirlerini temizlemek lazım.

    Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyor: “Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı, bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır... Her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukâbil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar adeta bir başka büyüyle gelir, geçer, gelip geçerken de derecelerine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.”

    Aylar mübarektir. Önemli olan insanın mübarek olmasıdır. İnsanın mübarekliği de haramlardan arınmak, helal dairede yaşamaktır. “Allah’ım, Recep ve Şaban ayını hakkımızda hayırlı kıl, bizi Ramazan ayına kavuştur.”


    HEKİMOĞLU İSMAİL
    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

     

    Üç aylar birer dua ve niyaz mevsimidir. En güzel duaları başta sahabiler olmak üzere İslâm büyüklerinden öğreniyoruz. Hz. Ali'nin Receb ayında şu şekilde dua ettiği rivayet edillir:

    “Allahım, salat eyle Muhammed Aleyhissalâtü Vesselamın üzerine; hikmet yıldızları ve devamlı nimet ve ismet kaynağı ehl-i beytine.

    Allahım, beni her türlü kötülükten koru. Beni unutkan etme ve gaflet üzerinde bırakma. Sonumu da hasret ve pişmanlıkla bitirme. Benden razı ve hoşnut ol. Senin mağfiretin zalimler içindir, ben de nefsime zulmettim.

    Allahım, beni bağışla, beni bağışlamakla Sana bir zarar gelmez. Bana nimetlerini ihsan et, bana vermekle senin ihsanın azalmaz. Senin rahmetin geniş ve boldur. Hikmetlerin ise hoş ve güzeldir.

    Allahım, bana sıhhat ve afiyet ver. Güven ve huzur ihsan eyle. Şükür ve takvaya ulaştır.

    Allahım, Senden sabır ve doğruluk istiyorum. Bana işimde kolaylık ver. İşlerimi güçlükle gördürme. Aileme, çocuklarıma ve kardeşlerime iyilik ve ihsanda bulun. Onları mü'min ve Müslümanlardan kıl ve bu şekilde dünyadan ayrılmalarını nasip eyle.”

     

    Üç aylara Girerken



    "Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâsenizi (üç aylarınızı) tebrik ediyoruz."



    Dinî anlatımda "Şühûr-ü selâse", yani üç aylar olarak bilinen bu mevsimin girmesiyle birlikte Müslüman ruhları bambaşka bir hava kaplar. Çünkü bu aylar İlâhî rahmetin coştuğu aylardır. Diğer vakitlerde iyilik ve ibadetlere on sevap veriliyorsa, Receb, Şaban ve Ramazan aylarında gittikçe yükselen bir oranda kat kat fazla sevap verilir.

    Meselâ, başka zamanlarda okunan her bir Kur'ân harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, Şaban'da üç yüzü aşar, Ramazan'da bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir Gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin âhiret ticareti bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz.

    Bu bakımdan üç aylar “pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin (âhiret ticaretinin) bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri (sergisi)” olarak vasıflandırılmıştır. Bilindiği gibi, pazarlar ve fuarlar mühim ticaret yerleri arasında yer alırlar. Haftanın belli bir gününde belli bir yerde kurulan pazarda, insanlar her türlü ihtiyaçlarını karşılarlar. O gün sabahtan akşama kadar pazarın ucuzluğundan istifade etmek mümkündür. Ama o gün pazara gidemeyen bir insan, aynı şartlar altında alışveriş yapabilmek için bir hafta beklemek zorundadır. Çünkü pazar bir günlüktür.

    Aynı şekilde, üç aylar da yılda bir defa kurulan ve ahiret ticaretinin yapıldığı pazarlardır. İstifade etmesini bilenler, bu pazardan büyük kazançlar sağlarlar. Ahirete yönelik amellerini diğer vakitlere oranla arttırırlar. Daha fazla Kur'ân okurlar, ilme daha fazla yönelirler, uykularından kısarak ilim ve tefekküre, ibadet ve İslâmî hizmetlere daha fazla vakit ayırırlar. Hayırlı işlerde birbirleriyle yarış içine girerler. Böylece, “bu çok sevaplı ibadet ayları”ndan tam bir istifade ile çıkarlar. Bir mânâda, bu mübarek vakitlerde yapılan manevî hizmetler, insanın ebedî hayatı için yapılmış en kârlı “yatırım” olur.

    Buna karşılık, üç ayların fazilet ve kıymetinden haberdar olmayıp da değerlendiremeyenler, herkesin istifadesine açık tutulan çok kârlı bir ticaret imkânından mahrum kalmışlar demektir. Bu kimseler, aynı imkânı tekrar ele geçirebilmek için bir yıl daha beklemek zorunda kalacaklardır.

    İşte üç ayların ve bu aylardaki mübarek gecelerin büyük bir coşkunlukla ihya edilmesi bu bakımdan da önem kazanıyor. Çünkü bunlar şeâirdendir, İslâmın sembolü ve alâmetlerindedir.

    Bu açıdan şeâirin duyurulmasında hem İslâmın izzet ve şerefinin gösterilmesi, hem de İslâmın mânâsından uzak yaşayan insanlara örnek olunması gibi büyük hikmetler vardır.

    Namazlarda, bilhassa Cumalarda ve Kandil gecelerinde camilerin mü'minlerle dolup taşması, radyo ve televizyonda Kur'ân ve mevlidlerin okunması, camilerin mahyalarla (iki minare arasının ışıklı güzel yazılarla) süslenmesi, hattâ kandil simitlerinin dağıtılması, bu İslâm sembolünü ilân eden huzur verici hadiselerdir.

    Böylece bütün mü'minler âhiret kazancına yöneliyor. Herkes Allah'ın rızası yolunda sonsuz bir yarışa giriyor. Ve oluşan manevî hava, bütün bir topluma huzur veriyor. Bu huzur havasından herkes derecesine göre istifade ediyor. Yapılan ibadetler, okunan Kur'ânlar, Arş'a yükselen ihlâslı dualar, bitip tükenmek bilmeyen bir şevkle devam ettirilen İslâmî hizmetler, İlâhî rahmetin celbine vesile oluyor. Ayrıca sırf Allah rızası için ve ihlâsla yapılan bu hizmetler, günahların, sefahetlerin ve zulümlerin kirlettiği manevî havamızı temizliyor.

    Şu halde, her yıl bizlere ikram edilen bu bulunmaz fırsattan istifade etmeliyiz. Bunun için, mü'min kardeşlerimizle daha sık bir araya gelip sohbetlerde bulunabiliriz. Aramızda Kur'ân'ı paylaşıp imkân nisbetinde günlük ve haftalık hatimler yapmaya başlayabiliriz. Makbul dua ve zikirleri daha çok okuyabiliriz. İslâmî eserlere daha fazla vakit ayırabiliriz. İslâmın hakikatlerini yayma ve anlatma hususunda daha fazla gayret gösterebiliriz. Bu yolda göstereceğimiz en küçük bir gayret, en azından bire yüz netice verecektir.

    Bu arada, üç ayların ve kandil gecelerinin evlerimizde ve aile fertleri arasında ayrı bir mânâ içinde yaşanması gerektiğini de unutmamalıyız. Çocuklarımız
    o manevî havayı soluya soluya büyümelidirler. Bunun için, mübarek gecelerde onları hediyelerle sevindirip, camilere alıştırmakta büyük faydalar vardır.

    Ayrıca, sabaha karşı seher vakitlerinde uyanık bulunmaya çalışarak İslâm âlemi için ve mü'min kardeşlerimiz için dualar etmenin fazilet ve kıymeti sonsuzdur. O feyizli vakitte yapılan duaların kabul ihtimali çok kuvvetlidir.
    Bu bakımdan gerek kendimizin, gerekse diğer mü'minlerin dünya ve âhiret imtihanlarında başarılı çıkmaları için Cenab-ı Hakka niyazda bulunmak ve Ondan yardım istemek suretiyle, hem sıkıntı ve musibetlere karşı sarsılmaz bir dayanak noktası bulmuş, hem de tükenmez bir teselli kaynağına kavuşmuş oluruz.

    (1). Şuâlar, s.416.
    (2). Emirdağ Lâhikası, 1:40.
    (3). Kastamonu Lâhikası, s.93.5. Mektubat, 281-285.

    Mehmet Paksu
     
    --------------------------------------------------------------------------------------------
    Reğâib Kandili
    Bu gece Regâib Kandili. Hakkında bir kitap(çık) yazılabilecek bir seçkin gecenin fihrist başlıkları gibi, süzme cümleler ile Regâib’i ve onun karşısındaki duruşumuzu bir kere daha hatırlamaya ihtiyacımız var.


    Kuraklıktan çatlamış topraklar için su ne ise amelsizlikten kurumuş kalpler için bu gece odur. İşte kısa kısa tarifleriyle Regâib’i fikren hatırlama ve hissen duyma adına hep beraber bir besmele çekmiş olalım:

    Receb ayının ilk cuma gecesi olan Regâib, beş derece katmerli mübarekiyete sahiptir. 1. Her normal gecede bulunan bir icabet saatini içermesi bakımından sahip olduğu kıymet. 2. İçinde bulunduğu Receb ayının, “mübarek üç aylar”ın bir ayı olması itibarıyla, o üç aylardan devşirdiği mübarekiyet. 3. Receb ayının aynı zamanda “hürmetli/haram aylar”dan olması açısından, gelen bir muhteremlik. 4. Cuma gecesi olması itibarıyla, hadd-i zatında mukaddes olan cumadan gelen bir kutsiyet. 5. Bizzat Regâib gecesi olması noktasında, kendi zâtî kutsiyeti ve hususiyeti. İşte bu beş kutsal, Receb-i Şerif’in ilk cuma gecesinde olan Regâib’de birleşmek suretiyle, aynı vakti paylaşınca, ortaya beş yönden kutsiyeti katmerli olan bir Regâib gecesi çıkmaktadır. Bunları bilen bu gece uyuyamaz! Regâib gecesi, duaların kabul edildiği beş geceden birisidir. “Beş gece vardır ki, o beş gecede yapılan dualar geri çevrilmez, kabul olunur. Bunlar: 1- Recep ayının ilk cuma gecesi (Regâib gecesi). 2- Şaban’ın 15. gecesi. 3- Cuma geceleri. 4- Ramazan Bayramı gecesi. 5- Kurban Bayramı gecesi.” buyuruyor Dua Peygamberi. [Suyûtî, Câmiu’s-Sagîr, (Feyzü’l-Kadir’le birlikte), 3/454, Beyrut, 1972 (İbn-i Asâkir’den rivayetle). Ayrıca bkz. Suyuti, Fethu’l-Kebir, 2/93]. “Duanız olmasa Rabb’im size ne diye değer versin!” dedirtiyor Kur’an. İstemeyene verilmez ki!

    İsmini meleklerin koyduğu gece

    İsmini meleklerin koyduğu özel bir gecedir Regâib gecesi. “Allah’ın her günü mübarektir; ama bazı istisnaî günler ve geceler vardır.” Peygamberimiz Efendimiz (sas): “Receb-i Şerif’in ilk cuma gecesinden gafil olmayın! O, öyle bir gecedir ki, melekler o geceyi Regâib [yani elde edilmek istenen büyük armağan] adını vermişlerdir…” buyurmuştur. [A. Geylani, Gunye, s. 272, Çvr. A. F. Meyan, Berekat Y., İst., 1981]

    İnsan, melek olmak için var değildir; ama melekleri geçebilecek donanıma sahiptir. Demek melekleşmekten öte bir hedefi vardır. Öte’yi yakalayabilmek için önce melekleşmek, melekleşmek için de önce melekûtî âlemlere meleke kazanmak, bu meleke için de şu mülk âleminden ve bedenden geçmek, geçebilmek için de Regâib gibi mana âleminin Allah’a en yakın zirvelerine çıkmak, çıkabilmek için ise seccâdeye binmek, efsunlu dualarla kanatlanmak lazım!

    Efendimiz’in (sas) Allah’ın çok özel fiilî tecellilerine mazhar olduğu, nuranî lütf u ihsanlara, semavî mevhibelere eriştiği bir gecedir Regâib gecesi. Cenab-ı Mevla, Hz. Muhammed’e lütfettiği küllî rahmet ve ihsanların kapısını, cüz’î planda tek tek ümmetine de açık bırakmış. Akıllı davranan, yolunu bulan, iradesinin hakkını veren her kul o harikulade ikramlardan nasibdâr olabilir. Rağbet göstermeden, Regâib’e erilmez, Regâibleşilmez. Bu gece, üç aylık mübarek ahiret pazarının ilk sergisi. Bir arınma, aklanma, paklanma fırsatı. Ahirete yatırım vakti; her türlü sevap ticaretinin yapıldığı bir pazaryeri.

    Regâib gecesi, “cismaniyet-i Muhammediye’ye ait ilk hayat maddesinin ismet ve iffet sadefi bulunan Hazret-i Âmine Hatun’a tevdi olunduğu mübarek rahmet gecesidir. Bu nurlu gece veladet-i Ahmediye güneşinin açacağı sabahın rahmet ve saadet başlangıcıdır.” Bediüzzaman, Rasulullah’ın bir derece bir cihette şehâdet âlemine (ana rahminden dünyaya) Regâib gecesi teşrif ettiğini belirtmiştir. Çocuk sahibi olacağının müjdesini aldığında yüreği hoplayan, uçacakmış gibi çığlık atan mü’minler, bu gece çocuklarından da, kendilerinden de çok sevdikleri Rasulullah’ın müjdesi ile sabahlara kadar salât ü selam getirirler.

    Sehl b. Abdullah Tusterî (ra) buyurmuştur ki: “Allah Teala, Nebiy-yi Muhterem’i ana rahmine düşürmeyi dilediği gece emreyledi. Emri üzerine Cennet hazinedârı melek, Firdevs cennetini açtı ve bir münadi, göklere ve yerlere: “Âgâh olun ki, Muhammed’in nuru, bu gece ana rahminde karar kıldı, hilkati onda tamam olup dünyaya gelerek beşîr ve nezîr (müjdeleyici ve sakındırıcı) olsa gerek!” diye seslendi.” [H. Algül, İslam Tarihi, 1/123]. Nur-u Muhammedî’nin anne rahmine düştüğü gece kainata seslenmiş ve sesini bırakmış bulunan meleğin hâlen mevcut olan o sesi acaba kalb kulağıyla duyulmaya çalışılsa, duyulamaz mı?

    Regâib, Zât-ı Ahmediye’nin manevî terakki hayatının başlangıcının unvanıdır, diyor Bediüzzaman. Peki şefaatini umduğumuzu söylerken samimi olduğumuzdan şüphe etmediğimiz biz ümmetinin de ruhî hayatı için de öyle mi? Regâib gecesinin de üzerimizde hakkı vardır. “Senin üzerinde nefsinin, ehlinin hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver!” buyuruyor Allah Rasulü. Zamanın da üzerimizde hakkı vardır. Zamanın hakkı, farz, vacip ve sünnet vakitlerinde o ibadetleri önceleterek ifa etmektir.

    Regâib gecesi, seccâdelerin kanatlarında mi’raca yükselinecek “istisnâ ânlâr”dır. “Kulun Allah’a en yakın olduğu an, secde ânıdır. O halde secdede bolca dua edin!” Böyle diyor secde edenlerin şâhı. Mükemmellik yolculuğunda sürekli ilerlemek hedefindeki insanoğlu, uzayın sonsuzluğunun ve sınırsızlığının ötesindeki Mutlak Sonsuz ve Sınırsız’a ancak kendi kalbinden yol bulabilir, secdeye kapaklanmış bir kalbin. Regâib Kandili, Allah ile vuslat vaktidir. “Receb ayı Allah’ın ayıdır.” buyurmuş Allah’ın sevgilisi. Regâib ise vuslat hareminin eşiği. “Gece âleminin tâçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri(dir)” diyor “En Yakınlardan Biri”. Demek kandil zamanları da secdeye gidiyor, Allah’a olabildiğince yakınlaşıyor. Secde halindeki zamana mübarek zaman dilimleri diyoruz. Eğer kul da, o secde halindeki zamanın içerinde kendi secdesini yaparsa, mübarekleşir, Allah ile buluşur. Güzellere dilbeste olanlar, bütün güzellerin en güzeli ve güzelliğin asıl kaynağı olan Hz. Cemîl-i zül’l-cemâl ile vuslat için nasıl biğâne kalabilirler ki?!.

    Menâzil b. Lâhik’a babasının dediği gibi: “Allah’a sakın asi gelip onun cezasına çarpılmayasın. Mübarek geceler senden daha ne kadar şikayet edecekler? Melaike-i kiram, mübarek günler ve geceler, senden hep şikayet etmektedirler.” Sakın Regâib kandili de bizi Allah’a şikayet edecek olmasın!.. Hani “Ebu Bekir’in bir gecesi var ki, Ömer’in bütün ömrüne bedel!” dediği gibi. Ey gönül! Bir gece yaşa ki, bir ömre bedel olsun! Bu yaşayacağın son Regâib gecesi olabilir, elvedâ Regâib’i...

    Musa Hub
    ------------------------------------------------------------------------------------------


    Üç aylara ulaştıran Rabb'imize şükürler olsun!.
    Yeryüzünün her mekânı, hayatın her zamanı fazilet ve kutsiyette eşittirler. Çünkü her mekânı ve zamanı yaratan Rabb'imizdir. Ancak üç mekân ve üç zaman vardır ki onlar müstesna.

    -Mekke'deki Mescid-i Haram, Medine'deki Mescid-i Nebi ve Kudüs'teki Mescid-i Aksa mekânları..

    Buraların yeryüzünün en kutsal mekânları oldukları, buralarda yaşanan olaylarla ve Efendimiz (sas) Hazretleri'nin de hadisleriyle sabittir.

    Bu sebeple yeryüzünün herhangi bir yerinden bir başka mescide ibadet etmek niyetiyle yola çıkılmaya gerek duyulmazken, bu üç mescitte ibadet için en uzak diyarlardan bile aylarca yol alınabilir.. Çünkü bu üç mekânın yeryüzü coğrafyasının en üstün mekânları olduklarından en küçük bir tereddüt bile yoktur.

    Bazı mekânların bazılarından üstünlüğü sabit olduğu gibi, zaman dilimlerinin bazıları da bazılarından aynı şekilde üstündürler. Nitekim üç aylar, içindeki kandil geceleri ve Kadir Gecesi gibi kutsal zaman parçaları da böyle öteki devrelerden üstündürler.

    İşte bu üstün zaman parçaları olan üç aylar, geçtiğimiz cuma gününden itibaren bizi bir daha şefkat ve sevgi ile kucaklamış bulunmaktadır. Böyle eşsiz bir zamana bir daha eriştirdiği için Rabb'imize ne kadar şükretsek azdır..

    Çünkü girdiğimiz Recep ayı ile başlayıp Şaban ayı ile devam edecek olan ruhani yükselmeler, Ramazan ayında en üst dereceye ulaşır, Kadir Gecesi'nde ise, üç aylar boyunca kendini manen hazırlamış olan mümin artık İlahi affa tam nail olacak bir kâmil mümin haline yücelmiş olabilir. Hatta bayramda da yeniden bir beyaz sayfa açarak yepyeni taptaze bir başlangıç yapma bahtiyarlığına bile ulaşabilir..

    Bu mümkün mü? Hiç şüpheniz olmasın.

    Kendinizi üç aylar boyunca özel bir korumaya alırsanız Rabb'imiz sizi bağışladıkları arasına alabilir.. Çünkü Rabb'imiz kulunun cehennemde azap görmesinden değil cennette mutlu olmasından memnun oluyor.. Bunun için de sebepler hazırlıyor, bazı mekânları, bazı zamanları diğerlerinden üstün kılıyor ki, kulları bu devrelerden istifade ile kendilerine çekidüzen versinler, yeni bir hamle ve teşebbüsle dinî hayatlarında ilerleyip kâmil bir mümin haline gelerek cennete layık duruma yükselsinler.

    Bundan dolayıdır ki Efendimiz (sas) Hazretleri, Recep ayında ibadetlerini daha da artırmış, Şaban ayında ise bir kat daha ileriye götürmüş, Ramazan'daki umumi affa layık olma örneğini artırdığı ibadetleriyle vermiştir..

    Bu sebeple bu ayda tövbe istiğfarlarla daha fazla ibadet edilir, oruç tutulur, hayır hasenatta ilerlemeler kaydedilir. Hatta kaza namazları varsa kılarak tümüyle bitirmeye niyet edilir. Ta ki Ramazan'daki umumi affa girerek yeniden bir beyaz sayfa açma bahtiyarlığına erişme mutluluğu yaşasın.. Ayı tümüyle oruçlu geçirme şeklinde bir emir yoktur. Ancak Efendimiz (sas)Hazretleri'nin ayın ortalarında üç gün, bir de pazartesi perşembe günleri tutmayı adet edindikleri oruçları söz konusudur. Onlara uymaya çalışmak sünnet sevabı kazanmaktır.

    İşte henüz başında bulunduğumuz bu mübarek aylar, önümüzdeki kandil geceleri hayatımıza yeniden bir çekidüzen verme fırsatı veriyor, dinî hayatımızı daha ileriye götürme azmi kazanmamıza zemin hazırlamış oluyor..

    Biz de Efendimiz (sas ) Hazretleri'nin duasını tekrarlayarak girmiş bulunuyoruz böyle bereketli üç aylarımıza:

    -Allah'ım mübarek kıl bize Recep ve Şaban'ı; affımıza vesile eyle ulaştıracağın Şehr-i Ramazan'ı!

    Dinî hayatımızda tekamüle sebep olacak üç aylar dileğimizle ..


    AHMED ŞAHİN


    " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"

    June 18

    BAĞLANMAYACAKSIN

    sarielmaiy4.jpg

     

    BAĞLANMAYACAKSIN



    Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
    "O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
    Demeyeceksin işte.
    Yaşarsın çünkü.
    Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
    Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.

    Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
    Senin onu sevdiğinden.
    Çok sevmezsen, çok acımazsın.
    Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
    Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
    Senin değillermiş gibi davranacaksın.
    Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
    korkmazsın.
    Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
    Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
    Paldır küldür yürüyebileceksin.
    İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
    Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
    Gökyüzünü sahipleneceksin,
    Güneşi, ayı, yıldızları...
    Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
    "O benim." diyeceksin.
    Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin...
    Mesela gökkuşağı senin olacak.
    İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
    olacaksın.
    Mesela turuncuya, yada pembeye.
    Ya da cennete ait olacaksın.
    Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
    Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem
    de hep senin kalacakmış gibi hayat.
    İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...

    CAN YUCEL

    June 17

    Enam süresinin 61/70.ayeti /.Enam 61/70.mandate of the verse of the koran

    lütfen siz değerli dostlarım gönderdiğim ayetleri okuyun kaybedecek hiç bir şeyiniz yok toplamda en fazla 5 dakikanızı bile almaz lütfen okuyun

    (TR)
    - Rahman ve rahim olan Allah ın adıyla!

    61. O, kulları üzerinde hükümranlığını sürdürür ve üzerinize hareketlerinizi kaydeden koruyucular gönderir. Sonunda birinize ölüm geldiği vakit, gönderdiğimiz ve görevlerinde kusur yapmayan melekler canını alırlar.

    62. Sonra o vefat edenler Mevlaları Allah'a döndürülürler. İyi bilin ki, hüküm O'nundur ve O, hesap görenlerin en sür'atlisidir.

    63. De ki: "Karanın, denizin karanlıklarından, gizliden gizliye yalvara yalvara: "Ahdimiz olsun eğer bizi kurtarırsan, hiç şüphesiz şükredenlerden oluruz." dediğinizde kim kurtarır sizi?

    64. De ki: "Allah kurtarır sizi ondan ve her sıkıntıdan, sonra da siz yine ortak koşarsınız."

    65. De ki: "O'nun size üstünüzden veya altınızdan bir azap salıvermeye yahut sizi birbirinize katıp kiminizin kiminize hıncını tattırmaya gücü yeter. Bak, ayetlerimizi nasıl inceden inceye açıklıyoruz ki, gereği gibi anlasınlar.

    66. Bu böyle gerçek iken, kavmin bu (Kur'an)'a yalan dediler. De ki: "Ben sizin vekiliniz değilim."

    67. Her haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Artık ileride anlarsınız.

    68. Ayetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğün vakit, kendilerinden yüz çevir, ta ki başka bir söze dalsınlar. Eğer şeytan bunu sana bir an unutturursa, hatırına geldiği gibi hemen kalk, o zalimler topluluğu ile beraber olma!

    69. Allah'tan korkanlara onların hesabından bir sorumluluk yoktur, ancak bir uyarı olur da belki sakınırlar.

    70. Dinlerini oyun ve eğlence edinen ve dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri bırak! Bu vesile ile şunu da ihtar et ki: "Bir kimse yaptıkları yüzünden azabın pençesine düşmeye görsün, o zaman Allah'ın yüce huzurunda O'ndan başka ne bir koruyucu, ne de bir şefaatçi bulunur. Her türlü fidyeyi denkleştirse bile kabul edilmez. Onlar azabın pençesine düşmüş kimselerdir. Nankörlük ettiklerinden dolayı onlara kaynar sudan bir içecek ve gayet acı bir azap vardır.


    (İNG)

    - In the name of Allah most gracious most merciful


    61. And He is the Supreme, above His servants, and He sends keepers over you; until when death comes to one of you, Our messengers cause him to die, and they are not remiss.

    62. Then are they sent back to Allah, their Master, the True one; now surely His is the judgment and He is swiftest in taking account.

    63. Say: Who is it that delivers you from the dangers of the land and the sea (when) you call upon Him (openly) humiliating yourselves, and in secret: If He delivers us from this, we should certainly be of the grateful ones.

    64. Say: Allah delivers you from them and from every distress, but again you set up others (with Him).

    65. Say: He has the power that He should send on you a chastisement from above you or from beneath your feet, or that He should throw you into confusion, (making you) of different parties; and make some of you taste the fighting of others. See how We repeat the communications that they may understand.

    66. And your people call it a lie and it is the very truth. Say: I am not placed in charge of you.

    67. For every prophecy is a term, and you will come to know (it).

    68. And when you see those who enter into false discourses about Our communications, withdraw from them until they enter into some other discourse, and if the Shaitan causes you to forget, then do not sit after recollection with the unjust people.

    69. And nought of the reckoning of their (deeds) shall be against those who guard (against evil), but (theirs) is only to remind, haply they may guard.

    70. And leave those who have taken their religion for a play and an idle sport, and whom this world's life has deceived, and remind (them) thereby lest a soul should be given up to destruction for what it has earned; it shall not have besides Allah any guardian nor an intercessor, and if it should seek to give every compensation, it shall not be accepted from it; these are they who shall be given up to destruction for what they earned; they shall have a drink of boiling water and a painful chastisement because they disbelieved.



    Sadakallahül azim
    Yüce ALLAH doğru söyledi
    God tells the truth

    Gözlerden Akan 'ALLAH' Korkusu

     

    Ebû Hüreyre (RA)\'nin bir hadisinde, Peygamber\'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    "Kiyamet Günü su üçü hariç, bütün gözler aglayacaktir:

    1) Allah (C.C)\'in haramlarina bakmaktan sakinan göz.

    2) Allah (C.C) yolunda nöbet tutarak uykusuz sabahlayan göz.

    3) Allah (C.C) korkusu ile sinek basi iriliginde yaslar akıtan göz."



    Peygamber (S.A.V)\'imiz Allah (C.C) korkusu ile aglarken gögsünden kaynayan kazan gibi bir ses duyulurdu.

    Kindi (rahimehullah) der ki:

    «Allah (C.C) korkusu ile aglarken dökülen göz yaslarinin bir damlasi, denizler büyüklügündeki cehennem atesini söndürür.»


    Peygamber\'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    — Kulun vücudu Allah (C.C) korkusu ile ürperince kuru agacin yaprak dökmesi gibi günahlarindan siyrilir.»

    Nitekim Ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:
    ''Allah 'in huzuruna çikmaktan çekinenlere iki kere cennet vardir. Gerçek müminseniz benden korkun.» (Rahman Sûre-i Celilesi; 209)

    'Kullari arasinda Allah 'dan yanliz âlimler korkar.''» (Fâtir Sûre-i Celilesi; 28)

    Ilmin faziletini bildiren âyet ve hadisler, ayni zamanda Allah (C.C) korkusunun da faziletini belirtmektedirler, çünkü Allah (C.C) korkusu ilmin ürünüdür.

    Kalplerin Kesfi | Imam Gazali

    ALLAH ın Rahmeti üzerimize olsun. Selametle!

    senai demirci den..gazze için..

    Bilâl'in hiç açılmayacak göz kapaklarına doğacak güneş az sonra. Taze gün ışıkları sessizce yırtacak karanlığın perdesini. Ama Bilâl perdeyi çoktan kapattı. Karanlığı yırtan ışıklar, zulmün zifirisine sabahı getiremiyor şimdilik. Bebek Bilâl. İki aylık yüzüne kan çizmişler Bilâl'in. Barut doldurmuşlar bakmaya doymamış gözbebeklerine. Gözleri harama değmemiş Bilâl, bu sabah ezanını duyamadı, duyamayacak. Perdelerinden içeri mehtap değil, bomba şavkı yağdı. Yastığı kül oldu Bilâl'in. Yatağı buz oldu. Uykusu kan oldu. Yüzünü aynalar paylaşmadan önce, kör şarapneller parça parça alıverdi.


    "Allahüekber... Allahüekber..."

    Babasının kucağına uyanamayacak Zehra bu sabah. Kucağında ölüm var babasının. Omuzlarına taştan katı, ateşten yakıcı zulmün molozları yığılmış. Yetim kaldığını anlayacak yaşta değil Zehra. Evlerine oyuncak diye ateş doldurmuş üniformalı amcaları. Kravatlı amcaları "ölebilir Zehra!" diyor. "Ölmeli..." diyenleri de var. Televizyon ara veriyor savaş haberlerine. Aradan çikolata reklamı geçiyor. Zehra'nın kanının renginde paketleniyor yüz kremleri. Şampuan arıyor anneler küçük kızlarının saç tipine göre. "İnce kuru" saçları çok geliyor Zehra'ya. Mutfakta Nescafe kokmuyor. Kan akıyor musluktan. Dudakları ağlamayı bile bilmiyor Zehra'nın. Ağladığında kim duyacak ki? Bir nefeslik bile teselli sunamıyor yanık baba cesedi...


    "Allahüekber... Allahüekber..."


    Seccadesi köşede katlı duruyor Ahmet Yasin'in. Abdestini yeni almış. Suyla değil kanla tamamlamış guslünü. İğne başı kadar bile kuru yeri kalmamış. Tepeden tırnağa mazlum, masum. Secdeye koyacak başı kalmamış. Yüzü yok kıbleye dönecek. Uğrunda öldürüldüğü imanını şahit bırakmış cesedinin yanı başına. Cenazesini kaldıracaklar bile öldürülmüş, öldürülecek... Ateşten seccadeler seriliyor sokak aralarına. Başı eğilmiyor zalime şehitlerin. İblis soyunun hesapları bencilliğe varıyor, kibre dayanıyor. Şefkat başını uzatamıyor pencerelerden. Korku bile korkuyor nursuz suratlarından.


    "Eşhedü en lâ ilahe illalah..."


    Sabaha kan çorbası hazırlıyor zalimler. Katliam partisi ihraç ediyorlar oturma odalarına. Uyuyor mudur Olmert acep? Onun da gözleri var mıdır uyumaya hasret? Sakinleşir mi rüya görürken nefreti? Söner mi azgınlığı yüzüne su vururken? Zehrâ'nın yaşında bir kızı var mıdır füzeyi ateşleyen askerin? Gece utanıyor gece olduğuna; karanlığıyla gizlediği tanklar ateş dolduruyor bebelerin süt kokan ağızlarına. Sabahın gönlü yok gün ışığını görmeye; ölü kuşkanatlarıyla örtüyor ölü kızların utangaç saçlarını. Alev topu düşüyor "lâ ilâhe" ile "illallah" arasına... Kinlerini ilah edinenler namlunun gerisinde duruyor, "illâ Allah" diyenler namlunun ucunda kül oluyor, gül oluyor. Keskince bir "lâ..." yükseliyor Leylâ'nın kan sızan dudaklarından... "Allah..." diye akışıyor son nefesi; ateşleri söndürüyor bakışının güneşi.. "Şahit olduk yâ Rab, Sen de bize şahit ol..."


    "Eşhedü enne Muhammed'ürresûlullah..."


    Az daha büyüseydi Muhammed, olur a, belki öğrenirdi adını. "Muhammed" diye seslenince müezzin; belki dudakları kıvrılır, gözleri çevrilirdi. Adı yüzünden katledildi Muhammed bebek. Adını çekemeyenler ancak tetik çekebiliyorlar. Muhammed'lerin varlığını hazmedemeyenler, Ebuleheb gibi ateş taşıyorlar dudaklarında, haset üstüne haset yığıyorlar kalplerine. Kuruyasıca elleriyle ateş sütunları örüyorlar etraflarına. Kendi kendilerini hapsediyorlar alevden parmaklıkların ardına. Nefret aleviyle kundakladıkları Muhammed bebenin ölü yüzüne yerleşen tebessümün, kremle besledikleri kendi yüzlerine niye yakışmadığını anlamayacaklar.


    "Hayyâlessalâh..."


    Haydin namaza ey Gazzelilerin uykucu kardeşleri. Kardeşleriniz ağlarken gülebilen dudaklarınıza hiç olmazsa Fatiha değsin. Bebelerin kahvaltı saatinde kurşun yediği Gazze'nin komşuları, çocuk çığlıklarına dayanamayıp kapattığınız kulaklarınıza hiç olmazsa ezan değsin. Gözlerinin içine utanmadan bakabildiğimiz kızımıza, "sen Gazzeli çocuklardan biri olsaydın, ben sen öldürülürken de uyurdum" diyebiliyorsak, uyumaya devam edelim.


    "Hayyâlelfelâh..."
    June 12

    KAHRAMAN TAZEOĞLU kambur kanatlı kadınlığım

     
    yalnzlk3nm4.jpg
     
    Kendimden uzaklaşarak kat ettiğim bir ayrılığın elden düşme hüznüyle aşkı da arttırarak gelen zavallı kent telaşı anılarım…

    Ömrünü yüzleşmelere dönmüş esmer benizli intiharlarımda aldattığım sessizliğinin kaç cümlelik bir hikayesi var da, boşluğunu sayfalar dolusu karaladım
    ve
    k/aralandım…


    Dili bağlı yeminlerimi sokak kaldırımlarında sürüyen çocuk bahanelerinde sakladığım bir yüzünün yarısı,ve mevsiminde bir yanını terk etmiş hatır kelebeklerinden çaldığım kambur kanatlı kadınlığım…


    şimdi yüzümden tesadüf karşılaşmaların iç cenazesi kalkıyor…


    Seninle kalmalarımın ayrılıkta bir yalnızlık olduğu, ağzımda bir adım yolculuktan öte gidemeyen geç kalmışlığımın arka alfabesinde sahte gürültülerle yasına bürünmüş kent k/arası bir aşk var artık…


    Uzağın isine sinen güzümü terkine sürçen bir dille yasaklarımı kapadım ben sende…
    sırra sınanmış gözlerinden yitirdiklerimle b/atan ömür dilenişime acımasızdır mazi ve
    biliyorum sessizliğe sarf edilen özenti bedellerinde hiçbir cümle erken doğmaz artık…
    bana anlattıklarınla katılaşmış bir yüreğin pozunu verir misin?

    Sana dönük karanlığın ardında yüzünü buruşturmuş korkulara tuzak kuracağım…
    sen istediğin kadar yırt hatıraları
    ve
    yak!


    yağmur lekeli sayfalarda gel ihbarlı yokluğuna acemi vedalarınla yazılıyorum…
    gidişinin hilesine bakışlarını çırpan yapmacık suskular puslu ve kirli bir kenti de gözlerine katarak çoktan uğurladı y/anımı..
    yön tabelaları önünde kentin kumral duvarlarını aslıma k/atık edip de kendime y/an edinmelerimi sen umursama!

    ..

    bir ölüye güzelsin şimdi yar!…

    eşik bir cümleydi bu aramızdaki mesafede ‘sus’ morguna yatırılan…
    ağız aramalarımın tipik bir yanıtı …

    yalanlarına kollarımı sıvadım YAR!
    Paragraf aşırı tüm çığlıkları yüzünün evinden dökeceğim mahcupluğuma !
    Belki daha az k/anarım!

    dağınık iç çekişlerinde bırakılmışlığımın cinnetleri var.
    biraz SUS!

    Kalemime sırtını dönmüş harflerinden adım mı bulunur sanıyorsun…
    ‘’adımdan kaybettim ben hayatımı ve ‘kahraman'ın oldum..’’
    ölümlü sokakların uzamış duraklarına kurdum t/uzaklarımı..
    gidişleri birbirine yaslamış sayfalardan çevrilen, ayrılıksa
    hüzün kuşesinde dip bir cümleyim artık…

    ‘adımı söyle öyle sus!’

    soğuk masallarda içini ısıtamamış kelimelerimle, bir tenin pervazı aşk;kirli, soluk kimliğimi de önüne katarak harf harf katletti işte bekleyişlerimi…

    sen gidendin; ben kalan…

    birbirimizi terk ettik…

    tanıklığıma kanıt arayan yerleşik suskularda iki kişilik bir gürültüyüz biz…

    biz…

    biz SUS'alım'…

    bir tenin pervazındayken aşk…

    Nur-ı aynım, iki gözüm, bildin mi neydi sabır?

     
    Nur-ı aynım, iki gözüm, bildin mi neydi sabır?

    Ya neydi kirpiğinin kıvrığına tutulup kalan burukluk. Hani neydi nesre çevrilemeyen söz. Neydi bilgiye adanmış ayazların derununu dolduran acı.

    Sabır bir aydınlık, sabır bir teselli... Büyük sahraya yağmur, istiridyeye inci... Sabır göz pınarlarını kurutan ferahlık; sabır hüzünler kulübesinin ışığı... Eyyub ile Yakub, Derviş ile Sultan…

    Nur-ı aynım, iki gözüm bildin mi neydi sabır?

    Haşre dek yokluğa hüküm giymiş bir güzelin kadehindeki iksirmiydi; son gezginin gözyaşlarıyla suladığı bir çiçek mi,ıssız harabelerin eşiğinde ıstırabı emerek büyümüş nazenin bir kelebek mi?

    Karlı caddelerin kıyısında açmış ayın ondördü zambaklar bilir sabrı, nur-ı aynım, altın şehirlere uçan ebabiller bilir. Sadık rüyalarda bir gemi Ağrı dağına çıkar sabırla ve yaralı süvariler geçer kehkeşanlardan darüşşifalara doğru. Serazad türküsüyle hercai bir bülbül konar Kitab'ın son sayfasına, sabrı şeydalanır seherler ve sabahlar boyu nur-ı aynım, sabrı şeydalanır.

    Sabır bir hazine ki... Yılanlar bekler gerçek!... Bir hazine ki... Tek miskali Yusuf'lar satın alır... Bir hazine ki... Beşiği ab-ı hayat sukunetiyle süslenen bebekler büyür hendesesinde nur-ı aynım ve tahammül renkli güzellikler yansır eşyaya bakışlarından.

    Bir hikaye anlat bana sabra dair, nur-ı aynım, bir hikaye anlat; gerçek olsun. Kalbinin rengi damlarken hani, çekik gözlü nakışlar vuruldu sevinçleri, onu anlat. Yanağına düşen her güneş damlası yeni mağlubiyetler asardı boynuna ve eksik olan şey hep bir adım önde giderdi hani, onu anlat.

    Kafesi taşlara çalıp içindekini salıvermediğinden mi nur-ı aynım, yoksa bir derya mavisinde buruk bir toprak kokusuna dalıvermediğinden mi, bir imtihan içre iplik iplik bağlanmışsın şah yüreğine ve kirkitler erişlere vuruyor, argıçlar kirişlere...

    Sabır bir kilim oluyor nur-ı aynım, kilimi anlat... Sabrı bildin mi nur-ı aynım, bildin mi sabrı? Hani yağmur çamur okula gidip de tipi boran kapıda bekleyen var ya!... Hani masumiyeti kandehar tepelerinden boşluğa bir şahin gibi süzülen beyaz kuğu... Sonsuz köşeli dayatmalarda hani zamanı biriktiren nazenin yasemen varya!...

    Hani nisan dallarında vurulup kanı akmayan kanarya?... Helvaya durdu korukları, acımsılık lezzet oluyor dimağlarında. Onlar ki, soluk almadan bekleyişlerin sırrını öğrendiler kalpleri henüz durmadan ve bulamayacakları çağrelere adreslenmiş mektubların, açılacak kapılara gizlenmiş umutların sırrına erdiler; adı sabırdı!... İsteksiz gülüşler serpildi kanayan yaralara nur-ı aynım, sabır adına bilinçsiz köşelere asılan afişler kirlendi, yolların üstüne uzaklar düştü, hep uzaklar... Karşılıksız sevmelerin şarkısı eski plaklarda kaldı iki gözüm ve bir gece daha sancıdı yıldızlar, bir gece daha... Şimdi geceler en ince yerinden bölünmede nur-ı aynım, şehir bir denize doğru ağlamakta.

    Bildin mi sabrı nur-ı aynım, neydi sabır?

    Sabır adına ve umut adına... Kol kanat edinip umutları, bereketli baharlara bir koşu başlar mı acep?Mum gibi eriyen ve mum rengince üzülenlerin; yandıkça ağlayan ve göz yaşlarınca yananların can ipliklerinde dumanı tütmez alevler parıldıyor, aydınlıklar tel tel yüzlerine vuruyor. Mutsuzluğun beslediği uzak arzular değil oysa umutsuzluk…

    Ve yakınlarda, çok yakınlarda bir sabır heykelinin eli değiyor eline.

    Zirvede bir imtihan var nur-ı aynım,

    Zirvede bir imtihan var…

    -----İskender Pala-----